DarıcaHalkDer Hoşgeldiniz.. Bugün

Bizi Sosyal Ağlarda takip edin
twitter
twitter

Ana Sayfa Köşe Yazıları 25 Nis 2016 19:58

1012430_10205488242781048_672608965085987859_n

 

 

Enver BULUT

 

 

8 Mart ezilen emekçi kadınların “Emek, eşitlik, özgürlük” haklarının kullandırılmasının ve gözetilmesinin mücadele günüdür.

Türkiye’nin her tarafında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için alanlara çıkan kadınlar, taleplerini dile getirmeye başladı. Kadınlar, düzenledikleri program ve etkinliklerle kendilerine dayatılan, adaletsiz, eşitsiz, güvencesiz politikalara ve cinsiyetçi söylemlere karşı tepkilerini dile getiriyor, sorunlarına çözüm istiyorlar.
Hem sendikal hem de eşit temsiliyet mücadelesi yürüten tarım dahil tüm işçiler, işsizler, kamu emekçisi kadınlar da, bu yıl 8 Mart’ı “Emek, eşitlik, özgürlük ve adalet haklarının peşinde olduklarını haykırıyorlar”

Anadolu’da halen geleneksel kültürel bazda devam eden o erkeği doğuran, büyüten anaları, bacıları, kadınlarını ezmesi, geri plana itmesi anlaşılır de, kabul edilir değildir.
Çalışma alanlarında, sokakta, ailede ve toplumda her geçen gün biraz daha sömürüye, baskıya ve şiddete uğradığı kadınların, toplumda var olabilmeleri için her alanda çok büyük bir emek ve mücadele göstermektedirler.

Toplumda halen yaygın olan, erkeğin her zaman bir adım önde konumlandığını, kadının ise her anlamda geri planda tutulduğunu “Eşitsiz bir toplumda” yaşıyoruz.

Anamaz, yarimiz, hayat ortağımız ve onlarsız hayatın anlamı olmayan kadınların, emek ve eşitlik mücadelesine günümüzde daha çok ihtiyaç duyuyoruz.

Günümüze baktığımızda kadın cinayetlerinde, tacizlerde, istismarlarda sürekli bir artışın olduğunu görüyoruz. Bu haksızlıkların giderilmesi, kadına yönelik ayrımcılığa son verilmesi için 8 Mart’ta alanlarda olacaklar.

Anamız, yarimiz, evladımız kadınlarımızla omuz omuza, kol kola eşit, özgür, adil bir Türkiye’de yaşamak için her alanda mücadeleleriyle, yönetimlerde aktif yer almalarıyla mümkün olacağı inancıyla;

Tüm kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutluyoruz.

şeffaf-logo-288x300

CUMHURİYETİN İLANININ 93. YIL DÖNÜMÜ TÖRENLERLE KUTLANDI

Törenlere, Akçaabat Kaymakamı Soner Şenel, Akçaabat Belediye Başkanı Şefik Türkmen, Cumhuriyet

Başsavcısı Mustafa Sever, daire amirleri sivil toplum örgütü ve siyasi parti temsilcileri ve öğrenciler katıldı.

akcaabat-cumhurisyet-coskusu-kutlandi-

Tören halk oyunları ekiplerinin gösterileri ve okullarda yapılan spor yarışmalarında dereceye girenlere verilen ödüllerin töreni ile sona erdi.

Cumhuriyet, İtilaf devletlerince her şeyini kaybetmiş, bağımsızlığını kazanabilmek için giriştiği milli mücadelenin sonucunda elde ettiği büyük bir zaferin sonucudur.

Halkın iradesini esas alan onun üzerinde hiçbir sınıf, zümre, kurum ve beşeri güç tanımayan, kişilerin değil herkesi hukukun koruduğu, fikri hür, vicdanı hür, erdemli, onurlu insanların yaşadığı düzenin kuruluşudur.

Osmanlı devletinin yenilerek teslim olduğu itilaf devletlerine karşı verilen Kurtuluş mücadelesinin temelleri 1923 yılında atılan hukukun üstünlüğüne dayalı cumhuriyet değerlerine sahip çıkarak, yaşatmak ve geleceğe taşımak da her vatandaşının görevi olmalıdır.

Demokratik Cumhuriyet kazanımlarını korumak, geliştirmek, temel hak ve özgürlüklerimizin teminatı olduğu gibi, Halkın çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması için bu kazanımlara sahip çıkması vazgeçilmezdir.

Cumhuriyete nasıl gelindi?

20. yüzyılın başında Kuzey Afrika’da sadece Trablusgarp Osmanlı egemenliğinde kalmıştı. (Daha önce Cezayir’i ve Tunus’u ve Fas’ı Fransızlar işgal etmiş, Mısır’ı da İngilizler işgal etmişti).

İtalya’nın gelişen sanayisi için hammadde ve pazar arayışı, bunun içinde Osmanlının elindeki Trablusgarp’a asker çıkarmaları.

Trablusgarp’ı ele geçirmekte zorlanan İtalyanlar 12 Ada ve Rodos’u işgal ettiler. Bu sırada Balkan Savaşı patlak verince Osmanlı Devleti barış imzalamak zorunda kaldı. İtalyanlarla Uşi (Ouchy) Antlaşması imzalandı. (1911) Antlaşmaya göre Osmanlının kuzey Afrika’daki son toprağı olan Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakıldı.

Balkan Savaşları

Rusya’nın Panslavist politikası ve sıcak denizlere inme düşüncesi doğrultusunda Balkan Devletlerini Osmanlıya karşı kışkırtması sonucu çıkmıştır.

İngiltere, Osmanlı-Almanya yakınlaşmasından rahatsızlık duyuyordu. Çünkü Almanya, hem Avrupa’nın güçlü bir devleti hem de İngiltere’nin sömürgelerine göz diken bir tavırda idi. İngiltere, Almanya tehlikesine karşı daha zayıf durumda olan Rusya’yı kullanmaya karar verdi.

Osmanlı’nın Trablusgarp’ta savaşıyor olmasını fırsat olarak gördüler ve Rusların kışkırtmasıyla Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Bulgaristan aralarında anlaşarak Osmanlı Devleti’ne savaş açtılar.

Osmanlı Ordusunun bir bölümü savaştan önce terhis edilmişti. Bu duruma bir de subaylar arasındaki siyasi çekişmeler eklenince Osmanlı Devleti bütün cephelerde yenildi.

Makedonya, Batı Trakya, Edirne ve Kırklareli işgal edildi. Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.

Sonuçta, Balkanların yeni haritasını belirlemek amacıyla Londra Konferansı toplandı. (1912) Londra Konferansında Osmanlı Devleti Midye-Enez çizgisi’nin batısında kalan topraklarını kaybetti. (Makedonya, Batı Trakya, Edirne, Kırklareli).

Ayrıca Bozcada ve Gökçeada Midilli sakız sisam ahikerya ve ipsara limni bozbaba semadirek dışındaki Ege adaları Yunanistan’a geçti.

1. Balkan savaşında en çok toprağı Bulgaristan almıştı. Bu durumdan memnun olmayan Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya Bulgaristan’a savaş açtılar. Bu durumdan faydalanan Osmanlı Devleti de savaşa girerek Edirne ve Kırklareli’yi Bulgarlardan geri aldı.

Osmanlı Devleti Bulgaristan ile İstanbul Anlaşması’nı, Yunanistan ile Atina Anlaşmalarını imzaladı.(1913)

İstanbul ve Atina Antlaşmalarında Bulgaristan ve Yunanistan’da yaşayan Türklere “Azınlık” statüsü verildi. Balkan Savaşlarından sonra Talat, Cemal ve Enver Paşaların devlet idaresindeki etkinliği arttı.

Balkan Savaşı yenilgisinin sonuçlarıyla karşı karşıya kalan Osmanlı ıslahat programı konusunda İngiltere, sınır anlaşmazlıkları konusunda da İran’la arasında doğan sınır sorunlarını çözmeye çalıştı. Bir yandan da hem İttihat ve Terakki’ye karşı gelişen muhalefetle, hem de İttihat ve Terakki içindeki çekişmeler vardı. 23 Ocak 1913 günü Enver Bey ve Talat Bey’in başını çektiği bir grup İttihat ve Terakki üyesi tarafından hükûmet binası Bâb-ı Âli’nin basılmasıyla gerçekleştirilmiş askerî darbe. Bu baskın sırasında Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kâmil Paşa’ya zorla istifası imzalattırılmıştır.

Darbe sonrasında iktidar, İttihat ve Terakki’nin eline geçmiştir. 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanında makam otomobilinin içindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucu dört ay on dokuz gün sadrazamlık yapan Mahmud Şevket Paşa öldürüldü.

1914 ‘de Avusturya-Macaristan Veliahtı Saraybosna’da bir Sırp tarafından öldürüldü. Bunun üzerine Avusturya Sırbistan’a savaş ilan etti, Rusya Sırbistan’ın yanında yer aldı. Fransa Rusya’yı destekledi. Almanya ve İngiltere’nin de katılmasıyla savaş genişledi.

Almanya ve İtalya’nın gelişen sanayileri için hammadde ve pazara ihtiyaç duymaları, bu nedenle İngiltere ve Fransa’nın sömürgelerine göz dikmeleri, Fransa’nın 1871’de kaybettiği Alsas-Loren Bölgesini Almanlardan geri almak istemesi, Avusturya-Macaristan imparatorluğu’nun Rusların Panslavist politikasından rahatsız olması gibi nedenlerden dolayı yapılmıştır.

İtalya savaş başladıktan sonra grup değiştirerek, İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa katılmıştır.

Balkan Savaşları’ndan felaketle ayrılan Osmanlı Ordusu’na 1913 yılında Almanya’dan 42 kişilik bir subay grubu getirilmiş, bu subaylar I. Dünya Savaşı öncesinde orduda düzenlemelerde bulunmuşlardır.

Osmanlı ile ilintili olarak Rus İmparatorluğunu savaşta temel amacı kaynak ve ticaret yollarının kontrolü olmuştur. Bunun için Boğazları ve Doğu Anadolu’yu ele geçirmek ve İran (Petrol alanları) üstünde hakimiyetini sağlamak amacını güdüyordu.

Osmanlı ile ilintili olarak İngilizler ellerinde bulunan sömürgelerin korunması, deniz yollarının kontrol altında tutulması, küresel şirketlerin hâkimiyeti ve en önemlisi Ortadoğu Enerji Koridoruna sahip olmak stratejileri gitmiştir.

1916 yılında, Osmanlı hâkimiyeti altındaki Arapların başlattığı Arap Ayaklanması veya bağımsızlık mücadelesi. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu karşısına Ermeni Ulusal Hareketinin örgütleri Ermeni milisleri (partizan gerilla müfrezeleri) ile karşı faaliyetler yürütmüş, ayrıca Rus İmparatorluğunda oluşan Ermeni Gönüllü Tugaylarına katılmışlar.

8 Ekim 1918’de savaşın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki kabinesi istifa etti. Yerine Ahmet İzzet Paşa başkanlığında bir kabine kuruldu ve bu kabine savaşı bitiren Mondros Mütarekesi’ni 30 Ekim 1918’de imzalandı. Ahmet İzzet Paşa’nın “artçı” kabinesinin de sadece 25 gün süren iktidardan sonra istifası üzerine Padişah diplomat Ahmet Tevfik Paşa’yı 13 Kasım’da sadrazamlığa getirdi.

İtilaf Devletleri 13 Kasım 1918’de İstanbul”u işgal etti

1. Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey Limni adasının Mondros Limanı’nda Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır.

MONDROS MÜTAREKESİ

30 Ekim 1918 tarihinde, Limni adasının Mondros Limanı’nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Orbay’ın Başkanlığı’nı yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp’un Başkanı olduğu İtilâf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışma sona ermiştir. I. Dünya Savaşını bitiren bu antlaşma aslında çok ağır şartlar taşıyordu. Mondros Mütarekesi aslında Osmanlı Devleti’nin yıkılışını öngörmekte; İtilâf Devletleri’ne Osmanlı Devleti’nin herhangi bir bölgesine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile işgal hakkını tanımakta idi.

Mustafa Kemal bu mütareke ile ilgili olarak şunları söylüyordu; Osmanlı Hükümeti bu mütareke ile kendini kayıtsız şartsız düşmana teslim etmeğe muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilâsı için onlara muaveneti (yardımı) de vaad eylemiştir. Bu Mütareke olduğu gibi tatbik edildiği takdirde memleketin baştan sona kadar işgal ve istilâya maruz olacağı şüphesizdir.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilâf Devletleri, barış antlaşmasının imzalanmasını beklemeden, topraklarımızı taksimine giriştiler. Ateşkes Antlaşmasının 7. maddesi gereğince, bütün bir memleketin işgali için İtilâf Devletleri’ne imkân veriyordu.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın başlıca hükümleri şunlardır:

1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkâmlarının İtilâf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.

2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.

3- Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.

4- İtilâf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul’da teslim olunacaktır.

5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.

6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.

7- İtilâf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

8- Osmanlı demiryollarından İtilâf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.

9- İtilâf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.

10-Toros Tünelleri, İtilâf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.

11- İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.

12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilâf Devletlerine geçecektir.

13- Askerî, ticarî ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.

14- İtilâf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edeceklerdir (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır).

15- Bütün demiryolları, İtilâf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.

16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilâf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.

17- Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.

18- Trablus ve Bingazi’de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.

19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğundan olanlar bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.

20- Gerek askerî teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilâf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.

21- İtilâf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.

22- Osmanlı harp esirleri, İtilâf Devletlerinin nezdinde kalacaktır.

23- Osmanlı Hükümeti, merkezî devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

24- Altı vilâyet adı verilen yerlerde bir kargaşa olursa, vilâyetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilâf Devletleri haiz bulunacaktır.

25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahallî saat ile öğle zamanı sona erecektir.

SEVR ANTLAŞMASI

10 Ağustos 1920’de İtilâf Devletleri ile Osmanlı hükümeti arasında Sevr Antlaşması imzalanmıştır.

Ana hatları 24 Nisan 1920’de San Remo Kanferansı’nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920’de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti’ne verilmişti.

Antlaşması’nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere, İtilâf Devletleri’nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920’de Anadolu’da ve Trakya’da saldırıya geçti. Bursa’nın, Balıkesir’in, Uşak’ın ve Nazilli’nin art arda işgali ile Sevr’in uygulanmasını sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.

Sultan Vahdeddin’in başkanlığında toplanan Şûra-yı Saltanat 22 Temmuz 1920’de “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer” görerek Antlaşma’nın onanmasına karar vermiştir. Tevfik Paşa’nın, Türk topraklarını parçalayan, millî şeref ve haysiyetle bağdaşmayan bu antlaşmayı imzalamaması üzerine Damad Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hâdi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey Sevr Antlaşmasını 10 Ağustos 1920’de imzaladılar.

Sevr Antlaşması’na göre, Osmanlı Devleti parçalanıyor, halk yasama hakkından yoksun bırakılıyordu.

Rumeli sınırımız aşağı-yukarı İstanbul vilâyeti olarak tayin olunuyordu. Batı Anadolu ( İzmir ve havalisi) Yunanlılara veriliyordu. Güney sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye’nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa’ya bırakmakta idi. Doğuda Bayazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan’ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye’ye bırakılan topraklar nüfus mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak’ın kuzey kısmında nüfuz bölgeleri tesis ediyorlardı. İstanbul’da ise hükümet ve padişah oturacak fakat İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar’da ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı. Türklere bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilâyetleri ve dolayları idi. Sevr’e göre, memleket dahilinde bulunan azınlıklar Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk tabiyetinden çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtuluyorlar, yeniden hiç kimsenin Türk tabiyetine de girmesine müsade edilmiyordu.

Devletin askerî kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azamî miktar 50.700 kişi olacak; tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askerlik de gönüllü olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı da bulunmayacaktı. Diğer taraftan mâlî ve iktisadî hükümler, Osmanlı Hükümeti ile Meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti’ni İtilâf Devletlerinin müşterek sömürgesi haline getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden kurulu Mâli Komisyon, Osmanlı Devleti’nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta idi.

Sevr Antlaşması’nın Osmanlı Hükümeti’nce imzalanması, Anadolu’daki millî mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti’nden ümitlerini kesmesine neden olmuştur.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Almanya’nın yanında katılmıştı. Ağır ve yorucu savaşlardan çıkmış Osmanlı kuvvetleri savaş sırasında kahramanca çarpışmalarına rağmen, düşman kuvvetlerinin tüm yurdu işgal etmelerine karşı koyamamışlardı. Bu sıralarda imzalanan Mondros ve Sevr Antlaşmaları, Osmanlı Devleti’ni tamamen yok etmeye ve Türk yurdunu parçalamaya yönelik hazırlanmıştı.

Sultan Mehmed Vahdeddin Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplanmasına karar verdi. Toplanan meclis düşman devletlerin görüşleri dışında bir karar alarak Misak-ı Millî’yi kabul etti. Bunun üzerine İngilizler İstanbul’u resmen işgal edip Osmanlı Mebusan Meclisi’ni dağıttılar.

samsun_00

Mustafa Kemal ATATÜRK 15 Mayıs 1919 tarihinde onu Samsun’a götürecek olan Bandırma Vapuru’nun kaptanı İsmail Hakkı Bey’i makamına çağırtarak yolculuk hakkında bilgi almış ve ertesi gün öğle üzeri hareket edeceklerini bildirmiştir. Yolculuk günü vapur, Sirkeci Garı açıklarında İngilizler tarafından aramaya ve kontrole tabi tutulmuş ve Mustafa Kemal, Beşiktaş İskelesi’nden motor ile Kız Kulesi açıklarında vapura binmiştir. Vapur hareket etmeden önce Rauf Bey Mustafa Kemal’e “yola çıkmamasını, işgal kuvvetlerine mensup bir torpido tarafından takip edileceğini ve vapurun batırılacağını” haber aldığını belirtmiş fakat o, yolculuğun plânlandığı gibi süreceğini söylemiştir.

Vapur Mustafa Kemal ve 18 askerle beraber 16 Mayıs 1919 tarihinde öğle üzeri İstanbul’dan Samsun’a doğru yola çıkmıştır. Rauf Bey’in belirttiği İngiliz gemisi, Bandırma Vapuru’nu izlemeye başlamış ancak Karadeniz’e açıldıktan sonra fırtınalı havada izlerini kaybetmiştir. Mustafa Kemal, İsmail Hakkı Bey’e karaya yakın bir rota izlemesini ve düşman saldırısı halinde gemiyi en yakın sahile oturtmasını emretmiştir. Sert havada, dalgalı bir denizde yol alan gemi 17 Mayıs günü gece saat 23.00 civarında İnebolu Limanı’na girmiş, 18 Mayıs 1919 tarihinde öğle üzeri 12.00’de de Sinop Limanı’na yanaşmıştır. Üsteğmen Hikmet Bey sandal ile kıyıya çıkmış ve yolda olduklarını Samsun Tümen Komutanlığı’na telgraf ile bildirmiştir. Bandırma Vapuru, bu telgraftan bir gün sonra da 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varmıştır.

19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıkarak Millî Mücadele hareketini başlatan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu’daki direniş hareketini örgütlediler. Kongreler, Kuva-yı Milliye direnişleri gerçekleştirildi. Nihayet 23 Nisan 1920’de TBMM’nin Ankara’da açılmasına karar verildi.

cumhuriyetin-kurulusu

Böylece merkezi Ankara olan yeni ve geçici bir hükumet kurdu. Aynı gün Mustafa Kemâl kurulan Büyük Millet Meclisi Başkanlığına getirildi.

Kurtuluş Savaşı 12018501_752664424860577_1952578186_o

Yunanlılar, Çerkez Ethem’in ayaklanmasını fırsat bilerek ve onunla işbirliği içerisinde Bursa ve Eskişehir yönünde harekete geçtiler. 10 Ocak 1921 tarihinde, düşman kuvvetleri Batı Cephesi Kumandanı Albay İsmet İnönü ve orduları tarafından çok ağır bir yenilgiye uğratıldı.

10 Temmuz 1921 tarihinde ise Yunanlılar beş tümen ile Sakarya’ya bir cephe saldırısı başlattılar. 23 Ağustos’tan 13 Eylül’e kadar aralıksız olarak süren Büyük Sakarya Savaşı sonrasında, Yunan Ordusu yenilmiş ve çekilmeye zorlanmıştı.
Bu savaş sonrasında, Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemâl’e Gazi ve Mareşal unvanlarını vermişti.
Mustafa Kemâl düşmanlarını Ülkesinden dışarıya atmaya karar verdi. 26 Ağustos 1922 tarihinin sabahında, Ordularına saldırıyı başlatma emrini verdi

fft99_mf5421096 çanakkale

30 Ağustos tarihinde, tüm düşman kuvvetleri Dumlupınar’da sarılarak ya öldürülmüş ya da esir edilmişti. Düşman ordularının Kumandanı General Trikupis esir alınmıştı. 9 Eylül 1922 tarihinde ise kaçmakta olan düşman kuvvetleri İzmir yakınlarında denize dökülmüşlerdi. Olağanüstü askerî bir dehaya sahip olan Mustafa Kemâl komutasındaki Türk kuvvetleri yurdu işgal etmiş olan Müttefik Kuvvetlere karşı bir Kurtuluş Savaşı mücadelesi vermişler ve sonunda bütün cephelerde zaferler kazanmışlardır.

Tüm Halk, canını ve malını hiçe sayarak girdiği Kurtuluş Savaşı’ndan muzaffer çıkmış, düşmanlar vatan topraklarından atılmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa idaresinde büyük bir zafer kazanılmıştı. Yeni meclis saltanatın kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türk topraklarından çıkarılmasını istemişti.

Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması’nı imzalayan ve bunu onaylayan Şûra-yı Saltanat’ta bulunanları vatana hıyanetle itham ederek vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilân etti.

Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü’ne bir gece çağırdığı İsmet Paşa, Kazım Paşa ve Fethi Bey ile bir toplantı yaparak “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demiştir. Konu üzerinde fikir birliğine varılınca Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa anayasada değişiklik öngören bir kanun teklifi hazırlamışlardır. Hazırlanan kanun teklifince:

-Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir.

-Türkiye Devleti, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir.

29 Ekim 1923 tarihinde Atatürk ve çalışma arkadaşlarının, Anayasanın bazı maddelerini değiştiren bu teklifi TBMM’de alkışlarla ve oybirliği ile kabul edilmiştir.

Böylelikle Anayasanın birinci maddesinde, “Türkiye Devletinin hükümet biçimi, Cumhuriyettir” ibaresine yer verilmiştir. Bununla birlikte de aynı günün gecesi, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk olarak Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. Saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin İlanından sonra da sistem içinde varlığını sürdüren “Halifelik” de artık mevcut yeni rejim içerisinde gereksiz ve işlevsiz bir duruma düşmüştü. Bu sebeple 3 Mart 1924′de Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve arkadaşlarının verdikleri bir kanun teklifi TBMM’de kabul edilmiş ve hilafet kaldırılmıştır.

Hayatını tehlikede gören Sultan Mehmed Vahdeddin, İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanına başvurarak İngiliz devletine sığınmak istediğini bildirdi. 17 Kasım 1922 sabahı İsranbul’dan Malaya isimli bir İngiliz zırhlısı ile ayrıldı.

şeffaf-logo-288x300

 

 

 

 

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

Bugün 8 Mart, Uluslararası Dünya Emekçi Kadınlar Günü.

Emekçi kadınlar 101 yıldır, ekmek, özgürlük ve gül mücadelelerini sürdürüyor.

KADINLARIMIZ VARSA BİZ DE VARIZ 

8 Mart 1857 tarihinde 40 bin dokuma işçisi kadının daha iyi yaşam ve çalışma koşulları için gittiği grev vahşice bastırılarak 129 işçi katledildi. İşçi kadınların canları pahasına gösterdiği direnişin üzerinden 159 yıl geçmesine rağmen, egemenlerin kadınlara karşı bakışında hiç bir farklılık yaşanmıyor. Kadınlara, işçi ve emekçilere, halkla ve doğaya yönelik saldırılarının artarak devam ettiği bir süreçte yaratılmak istenen korku imparatorluğuna karşı, emeği ile yaşamak zorunda olanlar eşitlik ve özgürlük mücadelesini büyütmek durumundalar.

dunya-kadinlar-gunu-kutlu-olsun-9581 IMG_9414
Uygulanan politikaların bütününde kadını birey olarak görmeyen, kadın ve erkeklerin toplumsal rollerini pekiştiren bir yaklaşım mevcuttur.”Kadın erkek eşit değildir, çocuk doğurmaya yönlendirme politikaları, çocuk doğurarak vatani hizmetinizi yerine getirin” gibi muhafazakâr, söylemlere uygun olarak, yeni bir çalışma yaşamı ve yeni bir toplumsal yaşam inşa edilmek istenmektedir.

Hak temelli her türlü eylem ve etkinliğin, adli engellerin kaldırılması, çalışanların hayata umutla bakabilmesi için herkese iş güvencesinin yasal güvence altına alınmasının sağlanması istenmektedir.

Aile ve iş yaşamı uyumu adı altında, yarı zamanlı-esnek çalışma modelleriyle kadınların daha düşük ücretlerle, güvencesiz ve sendikasız istihdam edilmesi, aynı gerekçelerle modern kölelik anlamına gelen kiralık işçilik dönemi başlatılmak istenmektedir. Özellikle kadın emekçiler İş yerlerindeki haksızlıklara, emek, alın terinin değersizleştirmeye çalışanlara karşı, haklarını arama, sesini yükseltme haklarının yasal güvence altına alınması istenmektedir.

Kadınların istihdamda var olmasını esnek ve güvencesiz çalışma koşuluna bağlayan yasal düzenlemelerden vazgeçilerek, kadınlara güvenceli istihdam olanakları yaratacak yasal düzenlemelerin yapılması istenmektedir.

Çocuk, yaşlı ve engelli bakım sorumluğunu tek başına kadına yükleyen anlayıştan vazgeçilmeli, tüm ebeveynlere nitelikli, ücretsiz 7/24 hizmet veren mahalle ve işyeri kreşleri imkânı sağlanmalıdır.
Kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti engelleyecek gerekli yasal düzenlemeler derhal yapılmalı, İstanbul sözleşmesi başta olmak üzere imza atılan uluslararası sözleşmelerin gereği yerine getirilmelidir.
Kıdem tazminatını kaldırılıp fona devredilerek yok edip, patronlardan yana tavır alınmamalı, özel istihdam büroları, kiralık işçi büroları adı altında emekçileri köleye dönüştürecek kuralsız, vahşi çalışma düzeninden vazgeçilmelidir.

Taşeron düzenini, taşeron aldatmacası ile işyerlerinde suni olarak yaratılan ayrımcılık, sendikal baskılar, taciz, Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, emek ve çalışma hak gaspları engellenmeli, ifade, örgütlenme, sendika ve sendikal faaliyet haklar kısıtlanmamalıdır.

Kadınların yüzlerce yıldır verdikleri mücadeleler sonucunda elde ettikleri haklar korunmalı, yeni haklarla genişletilmelidir.

Savaşsız ve sömürüsüz, ticarete karşılık kadının ve emeğin özgürleştiği bir dünya talebi ile hayatı her gün yeniden yaratan Kadınlar; İşyerlerinde, atölyelerde, grev çadırlarında, mahallelerde, sokaklarda, meydanlarda hep var olacaktır.

“Kadınlarımız varsa biz de varız” anlayışı ile tüm ezilen emekçi kadınların “8 Mart Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü Kutlu Olsun!

Enver BULUT

daricahalk-der_1450133371167

 

 

 

 

BİR İNSAN HAKLARI HAFTASI DAHA KUTLAMALARLA KALACAK

I.Dünya Savaşı’nın ardından dünyada barışı sürekli hale getirmek amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sonucu ortadan kalkmış, ancak bu savaşın ardından da yine aynı amaçla, yani dünyada sürekli bir barış ortamı yaratmak amacıyla 24 Ekim 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Örgütü kuruldu.

Süreç ve sonuçları itibariyle tüm insanlık açısından utanç verici olan savaşlardan sonra Birleşmiş Milletler Örgütü ile dünyada barış ve güvenliği sağlamak, insanların birbirlerinin ve diğer ulusların haklarına saygılı olacağı bir dünya yaratmak amaçlanmıştır. Bu amacın bir devamı olarak da Birleşmiş Milletler (BM), 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ilan etti.
daricahalk-der_14499105522

30 maddeden oluşan bu beyannamede;

Bütün insanlar hür ve eşit haklarla doğarlar.

Kimse bir başkasını boyunduruğu altına alamaz ve ona esir gibi davranamaz.

Kanun önünde her insan eşittir.

Sosyal güvenlik bireylerin hakkıdır…

Eğitim ve öğretim herkesin hakkıdır. …gibi.

Her insan bir ulusun vatandaşıdır ve uluslar vatandaşlarının haklarını kanunlarla korurlar.

Çocuk Gelinler Emekçilerin Uğradığı Mağduriyetler Erkek Egemenler ve Ezilen Kadınlar

Can ve mal güvenliği, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü ve siyasi haklar gibi geleneksel hak ve özgürlükler birinci kuşak haklar,
Çalışma hakkı, adil ve eşit ücret, insan haysiyetine yaraşır bir yaşam düzeyine kavuşma hakkı ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı gibi bir takım ekonomik ve sosyal haklar da ikinci kuşak haklar olarak adlandırılmaktadır.

Teknolojik gelişmeye paralel olarak temiz bir çevrede yaşama hakkı, bilgisayar verilerine karşı özel hayatın korunmasını isteme hakkı, sanat ve bilim özgürlüğü, tüketici hakkı, tıbbi ve biyolojik gelişmelere karşı korunma gibi haklar da üçüncü kuşak haklardır. ve bu haklar sürekli gelişmektedir.

Avrupa Birliği tarafından hazırlanmakta olan Temel Haklar Sözleşmesinde de onurlu yaşama hakkı, özgürlük, eşitlik, dayanışma, vatandaşlık hakları, adli haklar ana başlıklar altında tüm bu haklar güvence altına alınmıştır.

Ancak, emeği ile hayatını sürdürenlerden yana olmayanların yönetiminde olan ülkeler bu hakları onaylamalarına rağmen bu haklar sadece yazılı olarak raporlarında, yasalarında, kitaplarında kalmaktadır.

Bu beyannamenin ilan edildiği tarih esas alınarak 3-10 Aralık tarihlerini içine alan hafta ülkemizde ve üye ülkelerde İnsan Hakları Haftası olarak kutlanmaktadır.
Bir İnsan Hakları savunucusu olarak, “İnsan haklarıyla insandır” şiarıyla bütün insanların doğuştan sahip oldukları temel hak ve özgürlükler insanların hakları ne kadar evrensel, eşitlikçi ve herkese dair mutlak bir norm gibi sunulmaya çalışılırsa çalışılsın, insan haklarının “belirli insanlar” için “belirli haklar” anlamına geldiği bugün yaşanılanlardan anlaşılacağı üzere ortadadır.

Nasıl ki ekmek, nasıl ki iyi okullar, nasıl ki donanımlı hastaneler, nasıl ki altı yırtık olmayan pabuçlar eşit dağıtılmıyorsa insan hakları da öyle eşit dağıtılmıyor işte…
Zayıf topluluklara, zayıf ülkelere günümüzde güçlü ülkelerin demokrasi çıkışları, demokrasi havarileri ile suç yükleyip ve hukuk yok sayılarak, hukuku kendilerine uyarlayarak işgal edilmekte malları ve canlarına kastedilmekte, vatanlarından sürgün edilmektedir ne yazık ki…

Toplum içinde hak ihlalleri yapanların şikayet edileceği yer C. savcılıklarıdır. Eğer haklarımızı ihlal eden yöneticiler olursa şikâyetimiz ne kadar hak alma sonucuna ulaşabilir. İşte burada toplumun haklarının ihlali durumunda hak ihlallerine uğrayanlar C. Savcılıklarına başvuruda sonuç alamayıp mağduriyet devam ediyorsa seslerini duyurmak ve ilgili kurumlara çözdürebilmek için bir araya gelerek kurdukları tüzel kişiliklerde (İnsan Hakları Dernekleri- İHD gibi) haklarını ararlar.

Bugün emekçi çalışanların ve halkların hakları geriletilirken, sermayenin özgürlükleri geliştirilmektedir. 3-5 aydır maaşlarını alamayanlar, deresinin suyu ile yaşama tutunanlar ve yaşamını bu dere sularıyla sağlayanları HES’ler vs. ile elinden alınanlar hak arayışlarında haklarını alamadıklarında bir araya gelerek haksızlıklara engel olmaya çalıştıklarında yaşam kaynaklı bu mağduriyetleri göz önüne alınmayarak karşılarına güvenlik görevlileri çıkartılmaktadır. Burada mağduriyete uğrayanların yanında ilk olarak yer alan Mağdurların kuruluşları dernekler bu yoksa İnsan Hakları Derneğidir.

Şimdi tüm işçi ve emekçiler için yapılması gereken insan hakları konusundaki kazanımların dününe ihanet etmeden, bu gününü korumaktan vazgeçmeden fakat asla bunlarla yetinmeyip “kimse kendi mağduriyetini kendi mücadelesinden daha çok başkalarının mücadele veremeyeceğinden dolayı” daha iyisi ve ilerisi için yüzünü yarının haklarının mücadelesine dönmeli daha çok çaba harcamalıdır.

Haksızlığa uğruyorsan, hakkını aramayı sen istemedikçe o hakkın sana gelmeyecek.

Enver BULUT

daricahalk-der_1450133371167



  • GEÇMİŞ OLSUN GEÇMİŞ OLSUN

    * Ayşe FURUNCU Mahallemiz/Üstürkiya (Orta Mahalle) halkından Merhum Mustafa FURUNCU eşi Ayşe […]

  • DÜĞÜNÜMÜZ VAR DÜĞÜNÜMÜZ VAR

    * Elif ATALAY – Atakan KOLAYLI Biz; Mahallemiz/Sarana (Özlüler M.) halkından Belgin […]